14.4.10

Gri Arınma

Bir zamanlar güzel bir kadın bana "eğer üzüldüğünde daha üretken oluyorsan, daha çok kalbini kırmalıyım" demişti..
Bunun kalbimi ne kadar kırdığını, şimdi, iki yıl sonra farkettim..
Çünkü o an ben, Terence Blanchard'ın Saeta'sını düşünüyordum..
Bu notalar beni her zaman en anlamsız yerde yakalar.. Eski ve kalabalık apartmanlar arasında boş asfaltın ortasında iplerde sakince sallanan çamaşırların arasında çıplak güneşi izlerdim küçükken.. Bu kalp kırıcı notalar bu anıma çok iyi uyuyor..
Ya da Boris Vian'ın Le Déserteur'ü...
Henüz ilkokula giderken, otuz yaşlarında bir kadına aşık olmuştum.. Neredeyse her hafta ona mektuplar yazardım. Onunla bir gün evleneceğimi düşünürdüm. O kadar güzeldi ki yolda karşılaştığımda gözlerine bakmamaya dikkat ederdim.. Çünkü bu tehlikeliydi.. Bir gün onu evinin önüne yaklaşmış beyaz bir Renault'a binerken gördüm. Heyecanla arabaya bindi ve sürücü koltuğundaki adamı öptü.. Hatırladıklarım burada bitiyor..
Bütün bunları unutmak için tek ihtiyacım Miles Davis.. Blue in Green..
İşte bir yıl önceki o siyah saçlı kadınla güzel bir akşam yemeği yiyorum..
O şarap istedi.. Bana göre bu onla özdeşleşmiş bir kelimeydi.. Şarap.. Ben renkli ve tatlı bir kokteyl istemiştim.. Atmosferimiz zaten yeterince idealdi.. Bana ruhumu hakettiği şekilde yaşatmam gerektiğini öğütlüyordu.. Ben ruha inanmam.. Ama söylediklerine katılmama kabalığını göstermeyecek kadar seviyordum onu. O farkında değildi ama birlikte dinlediğimiz bir piano solosu bana her zaman onu hatırlattığı için bir gecede piano çalmayı öğrenmiştim. Çünkü o solo canımı yakıyordu ve onu ancak defalarca; artık bana hiç bir şey hissettirmeyene dek çalmak zorundaydım. O akşam o yemekte bana hazır olmadığını söylemişti.
Pişman olup olmamam önemli değil, herhangi bir şeyin beni üzüp üzmediği de.. Bunu itiraf etmek bencilce olurdu..
İnsanlar terkeder.. Bunun ne kadar üzücü olduğu önemli değil, Funkadelic'in Maggot Brain'i kadar üzücü olamaz..
Zorluklardan, acılardan, üzüntüden kaçmanın her zaman bir yolu vardır. Kendimizden ve hatıralarımızdan kaçmanın yolu da vardır. Yeter ki bütün yırtıcı hayvanlar arasında korunmasız bi ceylan olabilme cesaretini gösterebilelim.. Zayıflıklarımız ve saplantılarımız olmasaydı hissedebilmenin başka bir yolu olmazdı..


En iyisinin ve en kötüsünün henüz yaşanmadığını düşündüren kutsal körlüğe..


Nina Simone - Feeling Good.

28.3.10

Orospuluk

.
Eski sevgilime benziyorum.
Diğerine de, bir diğerine de.
Bir gece bana en çok benzeyeni ile
üzerine her hangi bir bok serilmemiş çıplak yataktaydık.

Ve bir an ben onun adını unuttum.
diğerininkini de, bir diğerininkini de.
O gece bana en çok benzeyeni bana
"Sana aşık oldum" dedi.
üzerine her hangi bir bok serilmemiş çıplak yatakta.

Ona aşık olmama rağmen çabuk terk edilmeyi istemediğim için
ona "ben de" demedim.
"Hep böyle ol" dedim.
Çünkü bir süre sonra artık bana arkanı dönüp yatacaksın
üzerine her hangi bir bok serilmemiş bu siktiğimin yata-

Herneyse.. gidip sevdiğim diziyi izlemeliyim.

26.3.10

başdönmesi

bütün güzel şeyleri olabildiğinde kısa sürede yaşayıp tüketmeliyiz bence. çünkü olayları hazmedebileceğimiz yavaşlıkta yaşarsak heyecan duymayız, sadece kontrol saplantımıza boyun eğmiş oluruz.. tanımadığımız bi kadının kollarında, garip ve tehlikeli adamlarla kokain partisinde ya da en azından deneyimsiz çıktığımız sahnede hissettiklerimizi, "biraz ağırdan alalım" düşüncesindeki insanlar asla hissedemez. gerçek uyuşturucu bütün bu yabaniyet içinde savunmasız hissedebilmektir. ve gerçek güzellik, bu 'korkutucu' uyumsuzluktaki dengedir.

9.2.10

İlhama övgü..

Medomalacuphobia
Sekiz adet koyu kırmızı gül.. Biri diğerlerinden çok daha solgun ama sinirliyken bunu farketmemiştim. Saatim de kolumda değil ve gömleğimin en üst düğmesi bu sefer açık. Kaldırımın ortasında, sabit hızda ilerleyen ve hayatın devam ettiğini gösteren insanların arasında dikilmekteyim. Agorafobim, babasının zoruyla ilk kez geneleve götürülen bir çocuğun gerginliğini midemde hissettirmeye başlıyor. Korku, bir yanıt bulmak için yavaşça beynime doğru ilerlerken, aptallıktan kısılmış gözlerim sonunda işlemeye başlıyor.
Neden yağmur yağıyor? Hayır. İnsanlar neden yürüyor? Hayır bu da değil. Saatim nerede? Önemli değil. Bu bina kaç katlı? Oniki. Neden yedinci kata bakıyorum? Evet..
Uzunca balkonun kalın korkulukları arasından, göz zevkine hitap etmeyen basit beyaz bir masa görülebiliyor. İki turuncu sandalyeden biri masaya, diğeri de balkon kapısına bakıyor. Kapının hemen yanında küçük bir odaya ait olduğu anlaşılan pencerenin kolunda beyaz bir bluz asılı. “Hello Kitty”...
Bu iki kelimenin aklıma nasıl girdiğini düşünürken aniden bir kadın eli aşağıdan uzanıp bluzu çekti ve bir kaç saniye sonra kolun sahibi ayağı kalktı. Kısa siyah saçlı, esmer tenli ve bluzun anca yarısını giyebilmiş bir kadın, pencereden dışarısını gözlemeye başladı. Onu tanıyorum!

....

Ve ilham gece 4'te beni terkeder ve gerçek geçmişimi yazmaktan alıkoyar. Tam bir orospu çocuğu...

27.11.09

Bayan Likhareva'nın Piyanosu

Mi, Fa diyez ve Sol... Sonra da Fa diyez, Mi ve Re diyez... Ne olursa olsun, bu melodi Sol ile bitmeli.


Piyano çalan sarışın ve zarif kadının kıvrımları hakkında düşündüklerimdi bunlar. Yaklaşık beş dakikadır odanın öbür ucundan izliyordum onu. Aslında bilmek istediğim, buraya nasıl geldiğimdi. Ama bunun bir cevabı yok. Oradaydım ve kuyruklu piyano başındaki bu genç annenin, her bir dalgasını zihnime nakşettiğim saçlarının tuşlara her dokunuşunda çıkan seslerin etkisi altındaydım. "Benim küçük Gretchen'im... Ritmi bozuk kalbim küçük parmaklarının arasında yeniden ritim buldu..."
La, Si ve Fa diyez... "Ve bu melodi Sol ile bitiyor." Gözlerimi açtığımda bana bakıyordu. Gözleri olabildiğince açık maviydi. Zihnimdeki Sibirya kurdu benzetmesini çabucak yok etme çabası içinde "Pardon?" dedim.
"Bu melodi Sol ile bitiyor." Yorum yapmamı beklemeden küçük oturağında tek ölçülük bir kıvrılmayla yana kaydı ve "Katılmak ister misin?" dedi.
Yerimden çoktan kalkmış olduğumu farkedip "Söylemem gerek, bu diyafram dört yıldır çalışmıyor." dedim. Yanına oturmak yerine, karşısına geçip sol dirseğimi piyanosuna dayadım. Alıştığımın aksine daha önce hiç eşlik etmediğim bir ölçüde gamlar çalıp aynı anda eşlik etmemi istiyordu. İlk bir kaç seferde tökezleyip ayak uyduramadıysam da yakından çok daha narin ve küçük görünen parmakların hareketlerini takip etmeye başladım. Çekinme ya da utanma duygumu çoktan kaybetmiş olmanın verdiği rahatlıkla notaların hallerine mimik ve jestlerimle de bürünüyordum. Özellikle ilk kez tanıştığım bu güzel kadının karşısında bu kadar tiyatral davranabilmek biraz fazla gibiydi. Kendimi dişisine kur yapan ödlek bir kuş gibi hissetmekteydim. Ve mavi gözlü küçük kadın başını kaldırarak bana baktı ve "Sana ihtiyacım var." dedi. Sözleri bir santurun en ince tellerinden dökülen ruh bükücü notalar gibiydi ve bütün çakralarımın, hızlı çekim bir belgesel videosunda açan büyük ve parlak kırmızı bir çiçek gibi açılmış olduğunu hissettim. Kadın bunu tamamiyle normal bir şey için söylemişti ama beş altı saniye boyunca gözgöze kalmış olmak, önüne bakıp utanarak gülmesine yetti. Sağ eli piyano tuşlarına gitti; belli ki söylemeye dilinin varamadığı birşeyi notalarla söylemek istiyordu ve o anda bütün dikkatim ve çok daha fazlası kadının ellerindeydi. Re. Fa. Sol diyez. Evet! Biliyordum! Bu üç nota, Mefisto'nun kulaklarımıza dünyevi zevklerin ruhu nasıl da özgür bıraktığını anlatmasıydı. Bu üç nota, yabanil arzuların karşılık bulmasıydı. Bu üç sihirli nota, üç sihirli kelimeydi; Sana ihtiyacım var.
Bu öz güven. Cebimde. Ve zevki arttırmak için, ön sevişmeyi biraz daha uzatabilirim. On ya da yirmi dakika sonra ne olacağı hiç umrumda değildi. Yanlış ya da doğru bir kanıda olduğum kimin umrunda? Eminim hiç kimse bir kadının üç nota ile karşısındakine erotik bir mesaj verdiği düşüncesine katılmaz. Zaten bu yüzden hiç kimse piyano başında güzel bir kadınla erotizm yaşamaz. Yaptığımız tek şey, sorunlu ablalarla ikinci el yataklarda yaşadıklarımızı ara sıra hatırlayıp yaşadım diyebilme gafletinde bulunmak. Hayır. Bu onlar gibi değildi. Ve bu gerçekti. Ne bir rüya ne de bir fantazi, bu sinir bozucu derecede gerçekti ve bana az önce adının Natali olduğunu söyleyen bu melek kolyeli kadının karşısında en sevdiğim siyah gömleğimle dakikalardır dikilmekteydim. Birden kadın ayağa kalktı, boyu dudak hizama geliyordu ama bu ona olan tutkuyla karışık saygımı köreltmeye neden değildi. Bana doğru yaklaştı.. "Şimdi biraz da..." Piyanolu ellerini boynuma getirdi; "senin..." Gömleğimin yakasından parmaklarını içeri soktu; "ellerini nasıl kullandığını..." Kolyemin ipinden tutup ucunda ne olduğunu görmek için gömleğimin içinden soğuk metali çekti; "görmeliyim..." Kolyemin ucundaki metal, 2. Dünya Savaşı'ndaki Stuka uçaklarının kuyruğunda bulunan kısa haç üzerindeki pentagramdı; "benim genç ve yakışıklı Mefisto'm."
Az önce ne yaşandığı hakkında en ufak bir fikrim yok. Ne olduğunu bilmiyorum. Tek duyduğum "yakışıklı" sözcüğüydü. Ve ayrıca bu ikinci oluyordu. İlk önce Sol notası ve şimdi de Mefisto. Ama ben şu an "yakışıklı" sözcüğüyle ilgilenmek istiyordum. Sadece on santim mesafedeki, olabildiğine mavi ve ateşli görünümünü haketmek için yeterince kısılmış gözlerin etkisi altında donmuş bir erkek olarak, beynimin algı filtresi yeterince iyi çalışıyordu. Daha fazlasını anlamış olmak işleri zora sokardı. Bir kadın tehlikelidir ve ona yaklaşabilmek için yeterince kör olmak gerekir. Çok fazla düşündüğümü farkettim. Hiç bir kadında olmayan entellektüel özellikler sanki o kadında varmış gibi bunları ortaya çıkarmakla uğraşıp kadını etkilemeye çalışan bir aseksüel gibiydim. "Kusursuz doğanın saygıdeğer hatalı kulu, şimdi lütfen çeneni kapat ve sadece bir alet olduğunu hatırla. Hiç bir kadın düşünen ve eşini önemseyen bir erkekten hoşlanmaz. Aksini düşünen kadınların bütün prensipleri sert bir dokunuşla yokolur. Bu yüzden eylemlerinin hiç bir şekilde bir dişi tarafından yargılanabilme derecesine düşecek kadar sığ olduğunu düşünme ve kadınının boş ruhunu doldurup onu yönlendir." Bu tür alarm durumlarında birileri benimle konuşur ama henüz kim olduğunu çözemedim. Bazıları ona Hakikat diyor. Ben de onu dinlemeye karar verdim. Ellerimi tam vücuduna götürecektim ki birden "Polifonik koro söyleyelim mi?" dedi. Ne? Nasıl yani? "Ve bu sefer sen çalacaksın!" Gözlerindeki beklentinin hangi türden olduğunu bu şaşkınlık anında kestirmek çok zordu ve hayal kırıklığına uğramaya zaman bile bulamamış bi tavırla piyano başına oturdum. Sanki bu bir tür oyunmuş gibi hemen arkamda ayakta durmaya başladı. "Tamam bu iyi, şimdi ilahimizi seçelim..." Kadın arkamdan piyanonun üstündeki kitapçığa uzandığında göbeği sol omzumda, vücudunun geri kalan yukarı kısmı da başımın hemen sol tarafındaydı. Oturduğum yerden sağ aşk tutangacını ısırabilirdim. Herneyse, bunu düşünmek için malesef yanlış bir zaman. Çünkü şimdi, "ilahi" zamanı. İsa hakkında basit sözleri olan bir ilahi buldu ve bana çalmam ve okumam gereken notaları gösterdi. İçinde bulunduğum şey sanki bir parçanın, son nakarattan önceki durağan bölümüydü sanki. Az önce Mefisto'dan bahsediyorduk ama şimdi İsa aşkıyla dolup taşan vakti bol insanların eserlerini yorumluyorduk. Ama bir dakika! Bu hayatımda yaşadığım en güzel şey! Ellerim, sanki denetlemek için bir göz atsam düzeni bozulacak derecede benden bağımsız piyano çalarken, sözleri, bas vokal bölümündeki notalardan okuyordum ve o da soprano vokalle bana eşlik ediyordu. Hayatımda bundan daha güzel bir şey meydana getirmemiştim. Kadının sesi o kadar güzeldi ki, onun için bir anda büyük bir hayranlık sahibi oldum. Elleri omuzlarımdaydı ve şu anda dünyanın en keyifli insanı bendim. Kahkaha atmak, kadına sarılmak ya da alkışlamak istiyordum ama ahengi bozamazdım. Ve en önemlisiyse, şu anda güzelliğe ulaşma çabamızın büyük bir parçasıydım. Sanat en somut şekilde etrafımı sarmıştı ve ben etrafımızda uçuşan o rengarenk kurdeleyi belki de elimle tutabilirdim. Kendimi tutamadım ve mutluluk dolu bir kahkaha patlattım. Kadın da hayranlıkla bana bakıyordu ve "Müthişsin" dedi. "Lütfen devam edelim!" Kadının sesindeki arzu uyandıran istekli tınıyı önemsemeden parçaya tekrar başladım. Tek istediğim sonsuza kadar bu kadınla bu parçayı söylemekti. Hem sözler de fena sayılmazdı. İnsanların bir İsa yaşamış olduğu düşüncesine olan hayati bağlılıkları beni hep eğlendirmişti. Ne kadar da mitolojikti dünya! İnsanların henüz bir düşünce üretemediği zamanlarda! Ve vokallerde benim sıramdı, büyük bir keyif ve heybetle, notaları bir kaç oktav aşağıdan okuyordum. Çünkü bu arkamdaki kadının hoşuna gidiyordu. Ya da kadının şu an vücudunu sırtıma yaslamış olmasının bir nedeni daha vardı, o da, yaptığım bas vokalin gövdemde ve temasımdaki cisimlere yaydığı titreşimdi. Bu fikrimi omuzlarımda hareketlenmeye başlamış olan iki küçük el de destekliyordu. Daha kalın ve güçlü bir vokalle kadını kendime daha da yaklaştırmama, geç girdiği soprano vokaller neden oldu. Yüce İsa ya da şu an hatta görevli kim varsa, bunu patronunuza iletin, çünkü şu anda büyük ve iyi giyimli bir vibratördüm ve tuşuma basıldığında müzik de çalıyordum. Yine de ona teşekkür edin, insanların beni bunaltmasını sağlayıp bu ıssız şehire gelmeme sebep oldu. Ya da bekleyin yüce sekreterler tanrıya benden hiçbir şey iletmeyin, sadece izleyin ve neyi kaçırdığınızı görün. Görün ki kıskançlığınız cehennemde kıçıma kazıklar girerken vazelinim olsun. Bu kadar güzellik her zaman böyle sapmama neden olmuştur. Kadın karşısındaki notaları takip etmekten çok uzaktı ve piyano çalmayı bıraktığımda arkamda hafifçe kıvranan vücuda hediye olsun diye ses tonumu değiştirmeden "Bu koroda üçüncünün olmaması ne güzel" dedim. Sadece dedim, artık sözlerimin eleştirisini yapacak vaktim yok ve düşünmüyorum da... Ellerini boynumdan göğsüme doğru sürerek kulağıma "Bir çift, zirveye ulaşmak için ideal..." diye nefesli bir şekilde fısıldayıp beni istediği kıvama getirmekle meşgul Natali'nin kocasının fotoğrafına ilişti gözüm. Meşgul bir adama benziyordu. Keşke karısıyla ilgilenecek biraz vakti olsaydı. Böylece karısı ateşini yeni tanıştığı bir müzisyen bozuntusuyla söndürmek zorunda kalmazdı. Kendi açımdan herhangi bir savunma yapmayacağım. Çünkü kendimi iyi bir insan olarak gösterme kaygısını taşımıyorum. Ahlaksız, fırsatçı ya da alçak bir insan olmam kimsenin hayatında hiç birşeyi değiştirmez o yüzden bırakalım kim ne düşünürse düşünsün. Şu an ben de gayet meşgul bir insandım ve kucağımda beni gülümseyerek izleyen hatunun sonsuza kadar kucağımda oturamayacağı düşüncesiyle ona yer aramaktaydım. Kucağımdayken tam ayağa kalktığımda dudaklarımın büyük bi ateşle yanmasının verdiği uyuşukluk hissiyle kadını piyano tuşlarının üstüne bıraktım. Kalçaları iki oktavlık alanı kaplıyordu ve bir kadın için iki oktav idealdi. O anda en sevdiğim melodi, bu poponun iki oktavlık alanda bastığı tuşların çıkardığı sesti. Dudaklarımızı bırakmamıştık ve ellerim kadının baldırlarındayken kadın da gömleğimin düğmelerini çözüyordu. İştahlı bir sesle "Bayan Likhareva'nın solosunu dinlemek ister misin?" dedi. Dudakları boynumda gezinirken "Tremelo kadar hızlı olamayabilirim ama güçlü Staccato'larım soloya eşlik eder." dedim. Kadın o kadar çok güldü ki neredeyse yapmakta olduğumuz şeyden vazgeçeceğini sandım. Anlık bir korkuyla bluzunu çıkardım ve şimdilik keşfedebildiğim toprakları en verimli şekilde kullanmaya başladım. Kadının başı yukarda ve gözleri kapalı, olan bitenin tadını çıkarmaktaydı. Kadın zayıf ama fayda sağlayan eylemleriyle erkeğin işçiliğine yenik düştüğü an beni hep güldürmüştü. Ama Bayan Likhareva, gereksiz ve yersiz tespitimi yıkarcasına büyük bir hamlede bulundu ve tek hamlede, güzel omuzlarını içe doğru narince bükerek, krem rengi sütyenini çözüp çıkardı. Bu kadın yaşı hakkında bana yalan söylemiş olmalıydı. Her ne olursa olsun, bu değeri bilinmeyen bir çift Aphrodite anıtına ibadet etmekteydim. Ve beş dakika önce herşeyden habersiz piyano çalmakla meşgul parmaklarım bu duruma çok sevinmiş ve heyecanlanmış olsalar da, profesyonelliği elden bırakmıyorlardı. Hiç bir ilişkime müziği karıştırmadığım için, bu yarı çıplak kadını piyanonun üstünden alıp fıstık yeşili koltuğa götürdüm. Bayan Likhareva'nın yanına yattım ve güzelliğini izlerken parmaklarını saçlarımın arasında bir kaç tur sürdü. Bu kadının güzelliği, kendimi güvende ve canlı hissettiğim tek yerdi. Bunun için onu tanımama gerek yoktu. Çok güzeldi ve buna sığınabilirdim. Gülümsediğimi gördüğünde o dolgun dudaklarından "sevgilim" kelimesi çıktı. İşte o his. Aradaki zaman hiçe sayılarak güzel yerlerin en kısa sürede yaşandığı ve aitlik hissinin bu kadar ani başgöstermesinin verdiği o baş döndürücü his. Böyle etten, yağdan ve kastan oluşan bir durum için bu kelime çok saf kaçıyordu. Ama ruhunu birazcık ilham için satan bizler, varolan bütün saflığı ve masumluğu kirletme ve yabanlaştırma çabamız sırasında ortaya çıkan acı durumdan ilham kazanmaya muhtaçtık ve bu büyülü kelimeyi tekrar ettiğimde çoktan birleşmiştik. Kulağım, dudaklarının dibindeydi. Hafif Pizziato darbeleri, hiddetli Staccato'lara dönüşürken Bayan Likhareva'nın dudaklarından fırlayan soloyu dinlemekteydim. Birbirimize naklettiğimiz sıcaklıktan değil, duyduklarımdan zevk alıyordum. Vücut güzelliği, her kadın bedeninde olması gerektiği türdendi o yüzden güzel olan, fiziksel bir şey değildi. Fiziksel olan herşey, sıradan ve olağandı. Ama asıl güzel olan, birlikte tek vücut olduğum kadının Bayan Likhareva olmasıydı. Ve çok daha önemlisi, büyülenmeme neden olan şeyin, dudaklarından dökülenler olmasıydı. Bu misteri, uzun bir süre böyle devam etti ve Bayan Likhareva arzunun son damlasını terkettiğinde kollarıma yığıldı. Uzun süre başını göğsümde tutup kalp atışlarımı dinledi. Ben de başını okşuyordum. Bach dinliyorduk. Bourrée in E Minor... Bu bizim orgazm sonrası sigaramızdı... Bach'ı çok sevdiğini söyledi. Bütün bestecilerden ayrı bir yeri varmış kendisinde. Ben de Bourrée'yi çok sevdiğimi ve notalarının aslında iki kişiyi anlattığını düşündüğümü söyledim. Göğsümde yatan güzel kadın başını kaldırıp bana baktı. Açıklamamı bekliyordu; "Kalın telde: Sol, Fa diyez ve Mi" ve aynı anda ince telde : Mi, Fa diyez ve Sol... Bizim gibi; ne kadar alakasız olsalar da ancak aynı anda çalındıklarında bir anlam ifade ediyorlar... Ve sonra da senin güzelliğin Fa diyez, Mi ve Re diyez ve herşeyin bunun etrafında şekil kazanması." Kadın notaları kafasında hayali çaldığında yüzü daha da güldü.


Müziğin bütün dünyevi zevklerden daha öte olduğu acı ve güzel bir gerçek olsa da, hayatımda ilk kez bir kadını müzikten daha değerli görebildiğim için onurlu ve huzurluydum. Bu öyle bir katmandı ki burada ne kaçan ne de kovalayan vardı. Dışardaki insanlar karşı cinslerine solucan gibi davranarak onların beğenisini toplamakla meşgul olabilirdi ve bu bizim umrumuzda değildi. Ben, Natali ve ortada buluştuğumuz ve birbirimizin eğimlerine uyum sağlayabildiğimiz o piyano odasında hissettiğimiz güven duygusunun dışında hiç birşey gerçek değildi ve tek istediğimiz sonsuza kadar o koltukta kalabilmekti...


Gece Natali kollarımda uyurken, ahşap kaplama duvar piyanosu, güneş doğup içe göçmüş Re tuşunu aydınlatana kadar, Bach dinlemeye devam etti.






Temmuz Onur Deniz Güzel
 

Piyano Siyahı Hikayeler © 2008. Chaotic Soul :: Converted by Randomness